<$BlogI
KÜRTLERE VASİYETİMDİR
Beni mezarımda rahat ettirsinler
Dicle ANTER ** Apê Musa'nın oğlu
20 Eylül akşamı, ailemizin olduğu gibi Kürt halkının da unutamayacağı bir gün olarak tarihe geçti. 18 yıl oldu aramızdan ayrılalı, ama öyle derin bir iz bıraktı ki, söylemleri, yazdıkları ve kendine has olan fıkraları bugün hâlâ dilimizde. Bizlerden hiç ayrılmamış gibi aramızda dolaşıyor. Sigarası ağzının kenarında külleri oraya buraya dökülüyor, sigarasının dumanı her zamanki gibi gözlerini yakıyor. Kızıyor, küfrediyor... Evinin bahçesinde elinde karpuz, çocuklara dağıtıyor...
***
Mücadele arkadaşları O'nu 'sözünü esirgemeyen, cesur ve kararlı' olarak anlatırlar. En çok sevdiği arkadaşlarından biri olan Canip Yıldırım bana babamı anlatırken söylediklerini unutmuyorum. Silopi'deki arkadaşların kayıp olduğu dönemde oraya PM üyesi olarak görevli gitmiştim. Toplantı için merkeze döndüğümde ağlayarak, 'Oğlum siz delisiniz, baban da zaten deliydi. Anlamıyorum bu cesaretiniz nereden geliyor. Bir gün babama, Musa bak karşında topu tüfeği güçlü, imhacı barbar bir devlet var sen sadece kaleminle hangi cesaretle karşı duruyorsun... Ama büyüğümüzdü onunla beraber yürümeye kararlıydık.'
Her ne kadar biz, çocuklarını çok sevdiğini bilsek de kendisinin siyasi sohbetlerinde ancak çay servisi yapanlar oluyorduk. Her üç kardeş de babamızın dönem dönem sekreterliğini yaptık. Yazı şekli, okunması zor bir yazılımdı. Ben en çok ona günlük köşe yazarlarını okurdum, zaten pek fazla da beraberliğimiz olmadı. İstanbul'da doğduk ve hemen hemen yerleşim yerindeki tek Kürt çocuklardık. Etrafımızda Kürtçe konuşan arkadaşlarımız yoktu, babam da fazla evde kalmıyordu, genelde 'Hilton'da (cezaevi için kullanırdı)' kalıyordu. Kürtçe konuşmayı ben 15 yaşımdan sonra öğrendim ve bugün bile neden iyi konuşmadığım için eleştiriler alıyorum. Bu da beni fazlasıyla üzüyor. Ne yapalım her şey insanların istediği gibi olmuyor. Hele biz Kürtlerin ki hiç.
Kadınlara karşı çok saygılı bir tutumu vardı. Belki de babasının erken ölümünden sonra annesinin köy muhtarı olmasından kaynaklanıyordu. Ablam Rahşan'ı bir başka severdi ve onun saçlarını tararken düşüncelerinin Kürdistan'da olduğunu gözlerinden okuyabilirdik. Anneme saygısı büyüktü. Cezaevlerinin kapılarını aşındıran, çalışan, ayrıca ev kadını olan fedakar bir kadındı. Annem, babamın görünmez gücüydü. Bundan dolayı babam 'Hatıralarım' kitabını kendisi gibi acı çeken eşine ithaf etmiştir.
Babam nüktedanlığı çok seven birisiydi. O zamanlar ben İsveç'te, kendisi de Stilile'de yaşıyordu. Telefon dışında mektuplaşıyorduk ve bizler için bu mektupları kitap yerine geçiyordu. Her mektubu 10 sayfanın altında olmazdı ve zarfın kalınlığından 'Gene babam bizleri güldürecek' diyerek, büyük bir zevkle açardık mektubu. Bir gün babamdan bir mektup geldi ama içinde yarım sayfa yazılmış kağıdı görünce tedirgin oldum ama açtıktan sonra rahatladım. Ben de O'na 'Ne o, Jale teyzemin sofrası gibi mektup göndermişsin' diye yazdım. Babam İstanbul'da Jale teyzemlere yemeğe giderken 'Karnınızı iyice doyurun da gidin' derdi. Zira çok çeşitli bir sofra olmasına rağmen her şeyden çok az yemek bulunurdu, sofradan gözümüz tok, karnımız aç kalkardık. Mektubumu alınca hemen beni aradı ve gülerek, 'Çoktandır böyle güzel bir espri duymamıştım' diyerek, kendisine de pay çıkartmayı ihmal etmedi: 'Eee kimin oğlusun...'
Babam, 'Her sabah uyandığımda kendimi İstanbul'a yeni gelmiş gibi hissederim' derdi. O toprağına çok bağlıydı ve bunu bize her zaman hissettirdi. Yirmibeş sene İsveç'te yaşadıktan sonra ülkeme dönmemde bu sözünün etkisi büyüktür.
Babamın nüktedanlığı Stilile'nin geleneğinden kaynaklanır. Stilile'yi tanıyanlar benim ne demek istediğimi anlayacaklardır... 49'lar Davası'nın başlangıcında Diyarbakır'da tutuklanır ve ilk defa uçağa binmek için havaalanına götürülür. Ellerine kelepçe takılmasını istemez ve iki polisin arasında kimseyle konuşmamak şartıyla uçağa bindirilir. Uçak kalkmadan evvel hostes babamın biletini sorar ama konuşması yasaktır ve yanındakiler cevap vermeyince babam 'Biletim yaverimdedir' der. Bunun üzerine hostes yol boyunca 'paşaya' ikramda kusur etmez.
O hayatını Kürt halkına adadı. Bundan dolayı Kürtler içindeki olumsuzluklara dayanamazdı. 1990'lı yılların başında 'sandviç' operasyonu vardı. Güney'deki Kürtler ile ordu anlaşma yapmıştı. Babam bu operasyona çok üzülmüştü. Bana şu şekilde anlattı: 'Biliyorsun eskiden Erenköy ve Bostancı halk pazarları vardı. Orada kafeslerin içinde tavukları satmak için getirirlerdi. Ama onlar daha kafesteyken birbirlerine saldırırlardı. Bilmezlerdi ki, dışarı çıktıklarında başlarına ne gelecek...' Hiçbir Kürdün incinmesine tahammül edemezdi. Ama bazıları da vardı ki onlar asıllarını inkar ettiklerinden ve düşmanlık yaptıklarından dolayı onlara da hiç acımazdı. 'Hatıralarım' adlı kitabında bu kişilerden de isimleriyle bahseder.
Kürt sorununun çözümünün masa başında çözülmesi gerektiğini ve olmazsa da büyük olayların olacağını 60'lı yıllarda dile getirmişti. O'nun bu ileri görüşlülüğü başına devamlı olarak dert açmıştı ve bu ülkenin sanığı, tanığı ve davacısı olmasının temelini oluşturmuştu. Qimil için Ödemiş'te çıkan Cephe gazetesinin verdiği desteğe şu satırları yazmıştı: 'Ne harp cephesi ne de vatan cephesi insanlık ve kardeşlik cephesi.'
Yaşamının çoğunu 'Hilton'da' geçirdi. En lüks 'Hilton'lar' arasında bulunan Diyarbakır için şunları yazdı: 'Şimdi... 76 yıldır Allah'tan bir şey istemedim. Hoş, isteseydim de vermezdi ya! O bakıyor; ben herkes gibi mal, mülk, aşk ve huri istemem; herhalde isteklerim Allah'ın da 141-142. maddelerine giriyor ki, orada da yasaktır... Ama bu sefer Allah'tan bir şey isteyeceğim. Hani derler ya isteyenin bir yüzü kara, haşa haşa vermeyenin iki yüzü kara... Ya Rabbi! Ben ölmeden, şu Diyarbakır hapishanesinin yıktırılmasını bana nasip et. Ben de oraya bir park kurayım ve aynı hapishanede işkenceyle şehit edilen 67 Kürt evladımın şerefli abidesini dikeyim... Ondan sonra istersen beni cehennemin 'esfele safilinine' yani en derin ve kızgınına koy. Bir daha da seni rahatsız edip bir şey istemem. Söz.'
18 sene evvel öldürüldü ama halen bizlerle beraber yaşıyor. Rahmetli Mehmed Uzun babam şehit edildikten sonra şu satırları yazmıştı o zaman ki Özgür Gündem gazetesinde: 'Apê Musa, Kürt gençlerinin sevimli amcası, acılı tarihimizin genç delikanlısı. İşte dün gece sizi böyle mutlu ve coşkulu, güneşin doğuşunda böyle yeniden doğmuş ve canlı gördüm... Adının geçtiği yerde şu an bile insanların heyecanlandıklarını görüyoruz. Herhalde ölümsüz olmak bu demek oluyor.'
Hakkında yazılacak çok şey var ama bizlere bıraktığı vasiyeti unutmamak lazım: 'Nitekim binlerce sene önceki Moğol, Tatar ve Oğuz zulmünün fecaatini tarihçiler hâlâ hakkıyla dile getirememişler. Ben burada TC zulmünün hepsini nasıl anlatayım? Benim burada kendime edindiğim fikir şudur: Çocuk, genç, ihtiyar, kadın, erkek tüm namuslu Kürt insanına elimden geldiği kadar yardımcı olayım. Şu an 75 yaşındayım. Yarın olmayacağım. Kürtlere vasiyetim odur ki, beni mezarımda rahat ettirsinler başkaca bir şey istemem...'
YazılarımBazı soydaş ve vatandaşlar hatta birçok Avrupalı ve Amerikalı insanlar diyorlar ki, 'yahu Musa sen hiç iç açıcı, serinletici yazı yazmaz mısın tüm yazıların karamsar, üzüntü ve gam ile kederi ifade etmektedir; bunun sebebi nedir?''
Evet yerinde bir soru. Bakın anlatayım. 75 yıldır kan ve ateş içinde büyüdüm. Birinci Dünya Harbi, Rus işgali ile Doğu'da milyonlarca Kürdün muhacir olup Güneydoğu, Suriye ve Irak'ta açlık, sefalet ve hastalıktan kırılmalarına 'sala muhacira' deniyor. Arkasından 'Fermana Filaha' yani Hıristiyan soykırımı yıllarında doğmuşum. (1915)
Arkasından milli mücadele yılları, Urfa, Antep, Maraş ve Adana; Fransız ve Ermeni olayları. Haydi bunlar bitti, artık bir rahatlık beklenirdi değil mi? Ne gezer... Doğu ve Güneydoğu'yu sözümona tedip etmeye jandarma zulmü geldi. Güya terbiyesizdik bizi terbiye ediyorlar.
Şalvar giymeyeceksin, keçe külah giymeyeceksin, Kürtçe konuşmayacaksın ve buna benzer manasız bahaneler. Arkasından Şeyh Said, Ağrı, Zilan, Sason Raite, Omerya ve Dersim olayları. Tabii Kenan Evren'in iftiharla anılarında bahsettiği gibi tümü ateş ve kanla bastırıldı.
Haydi büyümez olaydım. Bu sefer kendim haksız olayları yazıyorum diye 50 yıldır hayatım mahkeme, hapishane, gözaltı hücre ve bunların bir figürü olan işkenceyle geçiyor. 1937'de ilk tutuklanmam ve sonu da 1990.
Kütüphanemin yarısı askeri mahkemelerin teksir edilmiş kitap halinde saklı iddianameleri ve gerekçeli mahkeme kararları ile doludur. Kaç yıl yattığımı ve ne kadar gözaltına alındığımı ve sürgün edildiğimi ben de bilmiyorum. Hâlâ yakam bırakılmamış; bugün dahi İstanbul ve Diyarbakır DGM'de kaç davamın olduğunu bilmiyorum. Allah'tan yaşlandım da artık beni dövmüyorlar.
Peki hanımlar, beyler; Allah aşkına siz olsanız nasıl tatlı tatlı yazarsınız bu kadar zakkum arasında? Nasıl iç açıcı yazarsınız? Hele bugün Doğu ve Güneydoğu'da olup bitenler. Her sabah uyandığımda, eğer gözüme uyku girmişse acaba bu gece Nusaybin, Cizre, Dersim, Bingöl ve Şırnak'ta geceyarısı kaç bacı ve anamız evinden alınıp sözümona sorguya çekildi? Kaç yolcu ve çobanımız 'terörist' diye vuruldu? Kaç şerefli köyümüzün halkına bok yedirildi ve akşam televizyon ekranında kurbanlık koç misali kaç evladımız kanlar içinde gösterilecek diye bekliyorum. Hele dağ başlarına çıkanlar ve ölümleri gizlenen evlatlarımızın derin elemi büsbütün yürek yarama tuz biber serpiyor.
Şimdi gel de tatlı tatlı yaz. Yahu yazı yazmak ölü helvası değil ki ölüden sonra helva dağıtayım.
Ben ancak yurdumdan faşizan zalim iktidarlar defolup gittikten sonra ölü helvası gibi tatlı yazarım. Ömrüm yetmez de ölürsem, elbet arkamdan bir yazar çıkar. Bu zalim adamların ölümünden sonra yerime tatlı tatlı yazacaklardır.
Musa ANTER *
12.1.1991
Esaret Asimilasyon
Bir ulusa, hakim bir ulusun asimilasyon; yani aşağı kabul ettiği ulusu yok etme veya kendileştirme politikası, o esir ulus için çok büyük tehlikeler doğurmaktadır. Aslında bu hareket hakim ulusa da bir fayda vermemektedir.
Esir ulusun namuslu ve karakterli kısımları kendi milli hasletinde direnir; ancak karaktersiz, korkak, menfaatperest ve ahlaksız olanlar hakim sınıfın veya diğer ulusun işbirlikçisi olurlar. Bunlar bir nevi paralı askerlerdir. Eskiden Kürdistan'daki Hamidiye Alayları ve paşaları gibi... bugün ulusundan kopmuş, işbirlikçi ve herkesçe hain sayılan korucular gibi...
Siz bakmayın resmi otoritelerin öldürülen köy koruyucularına 'şehit' demelerine. Esasen, bu herifler geberdiği zaman en yakın akrabaları bile 'oh...' diyor. Köylük yerlerde kimse mezarlarını bile kazmıyor. Din adamları bile, devlet korkusu olmasa, onların (zaten Allah tarafından kabul edilmeyeceklerini bildikleri için) cenaze namazlarını ve telkinlerini yapmak istemiyorlar.
Ancak ben şöyle düşünüyorum: Kim Kürtleri elemiş de kalbur altı Kürtleri bu hale sokmuş?
50'li yıllarda Vatan gazetesi geneleve düşen kadınlarla bir anket yaptı. Netice şöyle çıktı: Yüzde 80'i fakirlikten, yüzde 10'u hastalıktan yani sekso manyaklıktan, yüzde 10'u da zevk için fahişe olmuşlardır.
Tanıdık, hatta akrabalarım olan köy korucuları var. Bakıyorum da yüzde 95'i fakirlik ve cehaletten bu işe girmişler. Geri kalan yüzde 5'i de sırf cehaletten.
Dikkat edilirse, hem cehalet ve hem de fakirlik, esaret ve asimilasyonun eseridir.
Geçen gün bir köy korucusuyla konuştum. 3 karısı ve 14 çocuğu varmış, halen 2 karısı da gebeymiş. Ama adamın ne malı, ne mülkü, ne sanatı, ne diploması ve ne de üçkağıtçılar gibi bankalarda kredisi var. Kadın olsaydı belki fahişe olurdu. Ne yapsın; bugün Doğu ve Güneydoğu'da fahişelikle eşdeğer olan köy koruyuculuğunu seçmiş...
Adamla konuşurken, utançtan yüzüme bakamıyordu. Bir ara dedi ki, 'Musa Dayı vallaha ben vatan haini değilim. Ama kimse derdimi anlamıyor. Hani birçok Türk ve Arap filmlerinde bir kadın, hasta çocuğunu tedavi ettirmek için sahralarda çalışıyor ya; işte ben de onlar gibi 14 aç çocuğumu doyurmak için bu şerefsiz işi yapıyorum. Çocuklarımın perişan olacağı korkusu olmasa, inan ki beni öldürmelerini istiyorum. Hayrettir; sanki PKK benim bu derdimi biliyor da beni öldürmüyor. Vallahi beni öldürüp, bu şerefsizlikten kurtarmasını istiyorum.'
İşte sevgili okurlarım asimilasyon ve esaretin bir millete yaptığı tahribata bundan daha güzel misal var mıdır?
Aç ve cahil bırakacak ve sonra en adi, ahlak dışı kurallara adamı zorlayacaksın... Hani bazı sloganlarla yazıyı bitirmek adettir; ben de diyorum ki, kahrolsun esaret ve asimilasyon!
16.8.1988
Musa ANTER
Etiketler: Beni mezarımda rahat ettirsinler Musa ANTER *